07 Mart 2008 Cuma

ANKARA'NIN İKTİSAT ZİHNİYETİ ÜZERİNE BİR DENEME

Yayımlanma Yeri: AGORA dergisi
(2004/2: Nisan-Mayıs)
http://www.agoradergisi.com/SayiDetay2.html



I.


İktisat Tarihi çalışmalarında Osmanlı dönemini ele alan araştırmaların, Cumhuriyet dönemini konu edinen araştırmalardan fazla olduğu üzerine yapılan uyarıların doğruluğu bir vakıa. Fazla olmasının önemli bir sebebi, dönemlerin uzunluğu ile doğru orantılı olsa gerek. Her halükârda Cumhuriyet dönemi İktisat tarihi çalışmaları, Osmanlı dönemine nispeten az ilgi gören ve üzerinde az üretimin yapıldığı bir alan olma özelliğini hâlâ korumaktadır.


II.

Sabri Orman’a göre, Cumhuriyet dönemi İktisat tarihini anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken önemli unsurlardan biri, modernleşen Türkiye tecrübesidir. Türkiye'nin modernleşme tecrübesi dikkate alınmadan dönemle ilgili yapılacak her izah, büyük ölçüde eksik kalacaktır. Modernleşme tecrübesinin rolüne atfedilen önemin gerekçesi, anılan tecrübenin hayli uzun bir tarihî geçmişe sahip olması ve bu tarih boyuncu devlet politikalarının ana referansını oluşturmuş olmasıdır
[1]. Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmalarındaki niteliksel eksiği giderircesine vurgulamak istediği, ilgili döneme ilişkin bakışımıza sosyolojik bir okuma seferber edildiğinde analizin daha doğru yapılabileceğidir.

Önceli Sabri Ülgener de, ülkemizde bu tarz bir okumanın önünü açan ilk ve hatta ilk iktisat tarihçisiydi. Büyük eleştiriler alsa da onun başardığı şey, Batı’da kapitalizmin kökenleri üzerinde kültürün – özellikle Protestanlığın
* - ‘de' etkisinin olduğu yönündeki yaklaşımlar ışığında Osmanlı Sisteminin analizinde sanatı ve özellikle edebî eserleri kullanmış olmasıdır.

Dönemin psikolojisini vermesi açısından da ilginçtir edebi eserler. Edebiyat ki, diyor Ülgener, bir bakıma sosyo-kültürel kişiliğimizin söz ve yazı halinde kendini dışa vurması demek; kâh kendisi “toplumu belirleyen”, kah ''toplumla biçimlenen ", fakat hangi suretle olursa olsun sosyal varlığımızı olduğu gibi aksettiren ifade ve sembollerin toplamı olarak önümüze seriliyor. Şurada burada rastlayabileceğimiz izleri ile beraber tümünü yaşamaktan uzak kaldığımız geçmiş bir dönemin zihniyetini -bir miktar zorlamak pahasına- bu ifade ve sembol toplamını konuşturarak yeni baştan yaşamak imkanına sahibiz
[2], diye bitirir cümlesini.

III.
Giriş için kullandığımız bu kesitler, Cumhuriyet dönemi İktisat zihniyetini Türk edebiyatını izleyerek ortaya çıkartılabilmesi için yeterince davetkârdır. Davetkârdır çünkü, Osmanlı dönemi için Ülgener'in yaptığı çalışmanın benzeri, Cumhuriyet dönemi İçin hâlâ yapıl(a)mamıştır. Davetkârdır çünkü, Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmaları ile modernleşen Türkiye tecrübesinin ilişkilendirilmesi üzerine S. Orman’ın yaptığı davete (yeterince) icabet edilmemiştir. Dolayısıyla bu yazının, yukarıda anılan icabete hazırlık şeklinde değerlendirilmesini umuyorum.


Hazırlık için seçeceğimiz ilk eser, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Ankara adlı romanı. Bunun nedeni, yazarının Anadolu'nun bir şehri olan Ankara'yı dönüştürme, ona bir norm kazandırma gayreti içeririnde olan Kadro dergisi üyelerinden olması. Gerçek Ankara, yani Cumhuriyetin içinde doğduğu, yaşayan, nefes alan, işinde gücünde, iki dirhem bir çekirdek, kendi halinde bir Osmanlı taşrası. Bir Osmanlı taşrası olmanın bütün genel ve bazı kendine has yerel özelliklerini bünyesinde taşıyor. Ankara, olması gereken, İstenen ve umulan bir "kent' ile taşralı ve bir o kadar reel, soft yünü meşhur şehir Ankara arasındaki gerilimdir.

Bu gerilim ise, Cumhuriyet'in Osmanlı'dan devraldığı:

- % 20’nin altında şehirde yaşayan esnaf ve tüccar, % 80'in üzerinde tarımlauğraşan, yani köylü ve ekonomik becerisi olmayan bir nüfus,
- savaş ve başka nedenlerle yeni demografik yapılanmada vasıflı işgücü, büyükoranda zayıflamış insan kompozisyonu,
- girişimcisi yok denecek kadar az ve güçsüz bir özel sektör.
- ağır borç yükü altında bir ekonomi,
- ve gayrimüslimlerin etkinliği ve kapitülasyonlar nedeniyle dışa bağımlı bir üretim
yapısı
[3] mirasına rağmen bu dönemde uygulanan 'modernleşme projeleri'nin* zaman zaman radikalleşmesi ve nihayet orijinal amacından uzaklaşarak makro normatif ve reel sistemleri arasında ‘friksiyon (sürtünme) problemi’[4] yaşayan ve kaynaklarını israf etmiş olan bir toplumun habercisidir.

Romanda o dönem iktisat zihniyeti en yalın halde, Ankara'nın itibarlı ve fakat on onbeş yıldan fazla eski bir aile olmayan Sungurlu Zade Ömer Efendide görülür. Ankara'nın yaşayan, gerçek ve ekonomik bir tip için en uygun karakteridir. Bu haliyle normatif değerlerle yüklü Ankara’ya yakışmayan ve en uygunsuz bir tiptir de. % 20'nin altında olan şehirli nüfûsun, esnaf-tüccar karışımı küçük burjuvası olma gayretlerinde gösterilmeye çalışılır. Ama bu burjuva, Ankara'da ne kadar olunabilirse, bu toplumsal yapıda nasıl yetişirse o kadar elbette.

Ömer Efendi, senede bir defa tiftik, bir defa âşar mevsiminde, bir defa da kış sonlarına doğru böyle sık sık uykusuz kalırdı. Bu âdeti, her iki kadınca malûm ve muayyendi. Bu sefer ne yaz sonu, ne kış sonu olmamasına ve işlerin tam durgun zamanına rasgelmesine rağmen efendisinin bu vakitsiz uykusuzluğu Hatice Hanımı epeyce şaşırttı.
[5]

Ankara'yı, romanında yeniden kurmaya çalışan yazar için Batı, neredeyse bileşenlerinden, kendini kuran misyondan ayrı olarak düşünülür. Batı'nın bugünkü şekillenişinde burjuvanın payı neredeyse görmezden gelinir. Ekonomik tip de diyebileceğimiz burjuva tipi/kimliğinin oluşumunda hırs, bencillik, tamah, kıskançlık, hesabîlik ve hasislik gibi özelliklerin payı varken, Ankara'da milli burjuvanın oluşumu için kafa yoran Kadro üyesi yazar, adeta bu özelliklere savaş açmış gibidir.

Ankara'nın varolan toplumsal yapısının bir parçası olan Ömer Efendi'nin gerçek bir tip olduğunu ama tamamen ekonomik denecek bir tip olmadığını ve kimi zaman da bunlar arasında bazı geçişkenliklerin olduğu ima edilir:


"Adam sen de," diyordu. "Bütün bu kasavet, bu tevatür, ayda yirmi beş lira için mi? Hay olmaz olsun. Yarından tezi yok, bir mektupla her şeyi keser, atarım. Kendi evim değil mi? Ben oturacağım, derim, ne şu, ne bu..." Sonra birden aklına başka bir şey geldi. Nazif in (...) Bankasındaki mevkiini düşündü. Alışveriş mevsimi, iş mevsimi yaklaşıyordu. Onunla münasebetinden çok istifade edebilirdi. Bundan başka 'Ne olur, ne olmaz, mebus dostu var. Karısının beraber dolaştığı adam koca bir Binbaşı. Her şey onların elinde... diye düşündü, s. 83.


Yeniden kurulan, normatif değerlerle yüklü, ütopik şehir Ankara'ya Ömer Efendi; Ömer Efendiye de Ankara yakıştırılmadığı için romanın ikinci ve üçüncü bölümünde izine rastlanmaz. Bu küçük burjuva habercisinin Ankara'da nereye gittiğine ve batıp batmadığına dair Ankara, hem çok ketum, hem de yok edicidir. Yine de romanı okumaya devam ettiğimizde karşımıza çıkan bir gerçek var. Ömer Efendi gibi bir gerçeklik, gözümüzden veya sahneden bir el çabukluğuyla uzak tutulurken, bugünlerde hayatımızın bir parçası olma yolunda klasikleşen başka bir gerçekliği sahneye çıkartıyor. İkinci ve üçüncü bölüme yer yer damgasını vuran bu gerçeklik, askerî sınıfın omurgasını oluşturduğu siyaset-devlet (iktidar) dolayımından geçerek zenginliğe ulaşılabileceği düşüncesidir. Nitekim bunun ilk belirtilerini Ömer Efendide görürüz. Daha doğrusu Ömer Efendi hemen anlar, yeni imkanların, zenginliklerin ve mevkilerin ancak bu dolayımdan geçerek elde edilebileceğini:

"Sonra birden aklına başka bir şey geldi. Nazifin (...) Bankasındaki mevkiini düşündü. Alışveriş mevsimi, iş mevsimi yaklaşıyordu. Onunla münasebetinden çok istifade edebilirdi. Bundan başka 'Ne olur, ne olmaz, mebus dostu var. Karısının beraber dolaştığı adam koca bir Binbaşı. Her şey onların elinde..." diye düşündü, s. 83.


Yazarın Ömer Efendiyi el çabukluğuyla sahnenin dışına itmesi üzerine etraflıca düşünüldüğünde, 1980 sonrası Anadolu sermayesi olarak bilinen iktisadî atılımın pörtlercesine sahneye (piyasa ?) çıkmasıyla ilişkilendirilebilmesi mümkündür. Ancak bu konu ayrıca ele alınmalıdır.

Ekonomik artığı yeniden bölüştürme aracı olan siyaset ve onu özellikle o dönem için belirleyen askerî sınıfın romandaki kahramanı Binbaşı Hakkı Beyin paraya kavuşma biçimi, bahsedilen dolayım için iyi bir örnektir. Bu konuda tecrübesiz olan Hakkı Bey epeyce zorlanır, sıkılır ama askerliğin verdiği dinamiklikle bu olumsuzlukların üstesinden gelebilecek enerjiyi bulur kendinde. Cumhuriyet'i kuran sınıf, elbette para kazanmanın, komisyondan pay almanın da yollarını bulacaktı. Onbeş yirmi yıl kadar önceleri köylerde çerçicilik yapan Ömer Efendi kadar da mı olamayacaktı! Üstelik bu işler için biçilmiş bir mevkie sahipken:
Hakkı Beyin randevusu, Ankara'ya su tesisatı yapmak için gelmiş bir Alman grubunun mümessilleriyle idi. Çay ziyafeti de (........ ) Elçiliğinde veriliyordu. Eski Fırka Kumandanı, askerlik hayatından kalmış bir çeviklikle yatağından fırladı. Banyonun kapısından girmesiyle, yarım saat sonra bütün sabah tuvaletini
bitirmiş olarak odaya dönmesi bir oldu. Bir taraftan çayını içiyor, öbür taraftan giyiniyordu. Selma Hanım yatağı içinden, hizmetçiye, kocasına yardım etmesi için emirler veriyordu. ( s
. 108)

Anlatılan dönem içinde kendisi de taraf olan yazar, romanda da yazar olan Neşet Sabit ağzından konuşur. Batıcılığı savunurken toptancı değildir ama onun, çürümüş sınıfının üretim ve tüketim şartlarını kendimize uygulamaya uğraşmak yerine, modernliği Batılılığa indirgeyerek ona, Türk damgasının vurulmasını teklif eder.
[6] Bu yönüyle Neşet Sabit, taklitçiliğe, israfa (s.155), bencilliğe (s.156, 157), kaderciliğe (s.195) ve çıkarcılığa (s.196) karşıdır ve bu karşı duruşla işi nerdeyse kendi başına çalışarak para kazanmaya kadar vardırır. Selma Hanım'a bakın neler düşündürür:
Genç kadın [ Selma Hanım] bir bankada veya bir şirkette çalışmayı hiç cazip bulmuyordu. O, yapacağı işin insanî ve içtimaî bir kıymeti olsun istiyordu. (s. 164, 165)

Yeni zengin tipinin basında eleştirilmesinden (s. 185) yola çıkarak Neşet Sabit'in (yazar) anti kapitalist biri olduğu kesinlikle sanılmamalıdır. Taha Parla' nın, genelde solidarist-dayanışmacı, zaman zaman, yer yer de faşizan ve faşist tonları ve dozlarıyla korporatist (meslekî birlikçi) dediği Türk kamu felsefesinin
[7] içinden konuşur yazar (N. Sabit):

Türk işçileri, Türk mühendisleri, Avrupa'daki arkadaşları gibi bedbaht da değildirler. Eski Roma'nın esir sürüleri gibi bin bir mihnet ve cefa altında, bin türlü mahrumiyetle ruhları ve suratları ekşimiş, içkiden, açlıktan bütün insanî faziletlerini kaybetmiş Avrupa proloteryasının (italikler yazarın) sefalet ve felâketinden Türkiye'de eser görülmüyordu. Türkiye'de işçiler birer devlet memuru idi ve yüreklerinde bir devlet memurunun haysiyetini, vekarını, mesuliyetini taşıyorlardı. Başlarında patron diye bir belâ yoktu. Kimsenin esiri değildiler. Yalnız memleketin hizmetçisi olduklarını ve alınlarından akan terin vatan topraklarına bereket getirici bir rahmet gibi yağdığını biliyorlardı. Onun için, her biri, insana, harb safhalarındaki neferler gibi birer kahraman heybetinde görünüyordu.
Bunlar arasında, binlerce kadın da vardı. Lâkin, kadınların büyük bir kısmı fabrikaların büro işlerinde veya paket ve ambalaj dairelerinde kullanılıyordu.
(s.187)

Bilindiği gibi korporatizm, rekabetçi bireyci liberal kapitalizme Marksizm'in yönelttiği üretim anarşisi ve sınıfsal sömürü eleştirisindeki isabet payını görüp, kapitalizmin sınıf çatışması riskini gidermeye yönelik korporatist kapitalist bir kuram geliştirmiştir. Korporatizm, liberal kapitalizmin bencil bireyciliğinin ve parlamentarizminin "anarşik demokrasiye yol açtığını ileri sürmüş; ya doğrudan doğruya korporasyonlara ve korporatif meclislere, ya da daha gevşek karma ekonomik konseylere ve idarî devletçiliklere başvurmuştur.
[8]
IV. SONUÇ YERİNE
Yazarın, romanı Ankara’yı üzerine kurduğu tarih aralığı, Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmalarında Korkut Boratav’ın dönemlendirmesi
* esas alındığında, 1- Açık ekonomi koşullarında yeniden inşa: 1923-1929, 2-Korumacı devletçi sanayileşme :1930-1939 ; Oktay Yenal’ın dönemlendirmesi* esas alındığında ise, 1- Halkçı ekonominin temelleri : 1923-1930, 2- Bunalımdan devletçiliğe: 1930-1950 adlı başlık ve yıllarının kapsamına girdiğinden, Osmanlı toplumsal yapısını kabaca yeniden hatırlamamız zorunlu olur. Çünkü Cumhuriyet’in Osmanlı’dan tevarüs ettiği toplumsal yapı, bilindiği gibi 1960’lı yıllara kadar varlığını koruyordu[9].

Yukarıda da kısmen değinildiği gibi Osmanlı toplumsal yapısı, yönetim açısından en genel ifadeyle; yöneten, askerî ve sivil bürokrasi; yönetilen, vergiye tabi kesim, reaya, yani çiftçi, esnaf ve tüccardır. Yerleşik nüfusun % 90’a yakını kırsal kesimde ve tarımla uğraşırken geri kalanı ise şehirdedir. İşte 1960’lı yılların sonuna kadar varlığını sürdüren toplumsal yapı buydu.

Roman, isminden de anlaşılacağı gibi, adı geçen toplumsal yapının % 90’ına yakın kırsal kesimi değil, % 10’unun üzerindeki şehirli kesimi ile ilgili. Fakat romana konu olan bu ilgi, yönetilen kesim üzerinden değil, yöneten kesimin marifetlerine odaklanmış bir görünüm arz ediyor. Yönetilen kesimde bulunan Ömer Efendi’nin ikinci ve üçüncü bölümde görünmemesi, daha doğrusu gösterilmemsiyle açıklanacak bu durum, ‘modernleştirici’ yönetimin halkı, yani ‘halkla beraber’ olma iddiasındakilerin yönetilenleri sahneden nasıl uzaklaştırdıklarının da bir göstergesidir, şeklinde okumaya açık bir metindir. ‘Sahnede’ kalanlar ise, yönetimi temsil eden Murat Bey ve Selma Hanım çevresinde yine yönetimi temsil eden Binbaşı Hakkı Bey ve Neşet Sabit’tir. Yöneten, yönlendiren semt Yenişehir, Çankaya ve Ankara’dır. Yöneten Ankara’nın binbaşı Hakkı Bey ve mebus Murat Bey gibi tiplerini eleştirse bile yazar, kurguladığı Ankara’da Ömer Efendi’ye değil, onlara daha çok ömür biçer.

‘Yöneten’ sınıftan Hakkı Bey ve Murat Bey, Ülgener’in Osmanlı’nın çözülme devri zengini üzerine anlattığı özelliklerin aynısına sahiptir: Konak hayatı, gösteriş hevesi, evlâd bolluğu, zihniyeti toprağa dayalı, maddesi toprak altına gömülü, bir defalık kazançların insana verdiği hasislik ve üretime değil tüketime dayalı iktisat rejimi. Fakat ‘yönetilen’ Ömer Efendi, yöneten adı geçen tiplerin aksine tutumludur. Tüketimden çok üretime yakındır.

Türkiye’nin ekonomik modernizasyonu açısından değerlendirildiğinde Ömer Efendi tipi, diğer tiplerin aksine başarılıdır. Ancak literatür, 1930’lara kadar olan dönemi her ne kadar liberal olarak belirtse de, gerçek bunun tam tersidir. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik modernizasyonu için Ömer Efendi’nin 1950’li çok partili yıllara hatta 1980’lere kadar, beklemesi gerekmektedir. Ancak bu açıklama, ‘yönetenler’in Ömer Efendi’yi zengin kılmak için uygun bulmaması, ya da Ömer Efendi’nin yönetenler gibi düşün(e)mediği, moderniteyi onlar gibi algıla(ya)madığı varsayımı altında geçerlidir.
-------------------------------------------------------------------------
[1] Sabri Orman, İktisat Tarih ve Toplum, İstanbul, 2001, s.85.
* Ayrıntılı bilgi için bkz. Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, (Çev. Z. Gürata), Ankara, 1999.
[2] Sabri F. Ülgener, İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, İst., 1991, s.17.
[3] Ömer Demir, "Anadolu Sermayesi ya da İslâmcı Sermaye", Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Cilt 6: İsIamcılık, (Ed. Yasin Aktay), İst. 2004, ss. 870-871.

* Kavram S.Orman’a ait. A.g.e. s. 91.
[4] Orman, A.g.e. s. 90.
[5] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İst. 1994, s.84.
[6] Bkz. Y.K. Karaosmanoğlu, A.g.e.,s.142-143.
[7] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Taha Parla, Ziya Gökalp Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İst. 2001, s.7
[8] T.Parla,a.g.e., s.8.
* Bilgi için bkz. K.Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, İstanbul 1990.
* Bilgi için bkz. O. Yenal, Cumhuriyet’in İktisat Tarihi, İstanbul 2003.
[9] Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, İstanbul 1992, s.139.

06 Mart 2008 Perşembe

BİRAZ CESARET







Öyle sanıyordum ki; 28 Şubat’tan, hemen her kesimden insan, fazlasıyla dersini almış, sözüm ona ders verme gayretinde olanların dahi, bir biçimde doğal yollarla olmasa bile, kendi dışında gelişen süreçlerin baskısı ile toplumu hiçe sayan davranışlardan vazgeçeceğini bekliyordum. Heyhat!

Üzerinden on yıl gibi kısmen kısa, kısmen de uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, yine aynı heveskârlar, ellerinde artık olmayan balyozu tekrar indirmek için fırsat gözlediklerini, en ufak bir fırsatı dahi kaçırmaya tahammüllerinin olmadığı izlenimini uyandırmakta bir beis görmediler. Doğrusu bundan da pek utandıkları yok. Onların en bariz özelliği, utanmama olsa gerek: Bir gün savaş tamtamları çalıyorlar; bir gün “başörtüsü”ne özgürlük getirme iddiasında olan yasal düzenlemeyi “kaos”la özdeşleştirerek manşetlerine çıkarıyorlar; bir gün de hâlihazırda varolan baskıları azaltmak veya en azından onu konuşmak yerine, muhtemel baskıları “mahalle baskısı” gibi korkuya dönük yeni baskı ihtimalleri ile toplumu tekrardan yeni bir “korkular simülasyonu” ile terbiye etme aymazlığından bir an bile geri durmama cesaretini kendilerinde fazlasıyla bulabiliyorlar. Ne cesaret! Bunun karşısında olan yetkili kesim ise, kendileri korkmasa bile toplumun korkabileceğini ihtimal dahiline sokarak, aslında tam da onların isteklerine uygun davranmış olmuyorlar mı?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin artık bir omurgaya sahip olmaya yatkınlaştığı şu dönemde, içinde bulunduğumuz süreci tersine çevirecek kim olsa, milletin haddini bildirme olgunluğuna nihayet geldiğini bilmeleri gerek. Dahası, milletin verdiği temsil yeteneğini bihakkın kullanamayacak hükümeti de bundan başkası beklemiyor.


Türk Tarihini yeniden gözden geçirmeli

Kendimizi eğer gerçekten Türk tarihinin içinde ve onun yapıcısı olarak görüyorsak, egemen yönetici kesim, yani Türk aristokrasisi (ak-budun) ile yönetilen kesim, yani halk (kara-budun) arasındaki mesafenin büyüklüğünün, eninde sonunda devleti çöküntüye götürdüğü, tarihimizi bilenlerin malumudur. Yine de ilam etmeyi şu dönemde hayati derecede elzem görmekteyim.

Anadolu Selçuklu Devleti’ne kadar Türkler, çoğunlukla konar-göçer bir hayat sürüyordu. Sayıya gelmeyecek kadar da olsa bu hayatın tipik örneği, el’ân Toros dağlarında devam ediyor olsa gerek. Türk göçebeliğinin özgün yanlarından biri de, yerleşikliğe oldukça yatkın olduğudur. Tarihsel süreç içerisinde söz konusu konar-göçerliğin çoğunlukla hiçbir baskı olmadan, doğal olarak kendiliğinden yerleşikliğe ve şehirliliğe doğru kayması açık biçimde görülür. Fakat konumuz bu değil.

II. Kılıçarslan’ın (1155–1192) Bizanslılara karşı kazandığı Miryakefalon (1176) savaşı, Türklerin Anadolu’da kalıcılığını sağladığı kadar, ak-budun kara-budun açısından da dönüm noktasıydı. Göçer nüfus çoğunlukla merkezin (Selçuklu Devleti) menfaatleri ile aynı iken, söz konusu savaştan sonra devlet, ekonomik sebepler başta olmak üzere başka bazı sebeplerden dolayı da seçimini yerleşik hayattan yana koymuştu. İtaat eden göçerleri ordu içinde istihdam ederken, itaat etmeyenleri uçlara yönlendiriyordu. Bu dönemde uçlar denetimden çıkmış, göçerler (Türkmen, Yörük) ayaklanma eğilimine girmiş ve merkez de onlara çok acımasız davranmıştı. Sebep basitti: Kendisi de göçer olan Selçuklular, tercihlerini bir dönem sonra yerleşiklerden yana kullanmış ve milleti nezdindeki durumu “hain” olmuştu. Türk Tarihinin en büyük isyanı sayılan Babaîler İsyanı işte bu dönemde (1239–40) olmuştu. İsyan, birçok okumaya açık olsa da temelinde sosyal ve ekonomik rahatsızlıkların yattığına kuşku yoktu (1). Yersiz ve yurtsuz bir halk, isyan etmişti…

Göçebeler yerleşik topluluklar üzerinde egemenlik sağlasalar bile bunun uzun ömürlü olma ihtimali yoktu. Yerleşiklerle kaynaşmanın sonucunda, göçebelerin eski siyasal yapısı her geçen gün biraz daha yerleşikler lehine değişiyordu. Göçebeler, yerleşik hayattan ürkmüşler, bu düzeni benimsememişler, daha önceki idarelerin dışladığı yerleşiklerle hemen kaynaşıveren ve yerleşikliğe meyleden beylerine çok öfkelenmişlerdi. Aksakallıların ve ozanın yerine şehrin kadısının sözünü dinlemek istemiyorlardı (2).

Selçuklu ak-budunu, isyan eden kara-budunu güçlükle bastırdıktan 3–4 sene sonra Moğollara (Kösedağ Savaşı, 1243) yenildiler…

Şunu hemen belirtmeliyim ki, burada vurgulamaya çalıştığım şey, göçerliği/göçebeliği yerleşiklikten üstün ya da aşağıda göstermek değil. Anlatmak istediğim, dönemin en büyük Türk organizasyonu olan Selçuklu Devleti’nin, halkın sosyal ve ekonomik yapısını aniden dönüştürme gayretinin, kendisinin de sonunu getirdiğidir. Gündelik dil ile söylersek; “halkı kendine küstürmüştür”.

“Evet, Türk yöneticileri ve halkı kent hayatında yer alıyordu ama bu, yöneticilerin kent hayatına verdikleri önemden ziyade siyaset etme ve egemenlik usulüyle ilgiliydi. Kentlerde sürdürülen hayatta, Türkler kadar daha önceden beri buralarda yaşayanlar, Moğol ve Harezmlilerin baskısıyla İran’dan gelen aristokratlar ve kentliler de rol oynuyordu. Kentlerdeki esnaf yaşamı, daha ziyade Grek ve Ermeni esnafla, İran’dan gelen kentlilerin etkileşimi sonucu oluşmuştu. Zaman içinde İrani unsurlar özellikle kültür alanında belirleyici olmaya başlamışlardı. Başta Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi din büyükleri ve aydınlar olmak üzere, saray çevresi ve aristokratlar Farsça yazıp konuşuyordu; kent halkı bile Farsça biliyordu. Fars kültürüne kapılmanın etkisi, Kılıçarslan’ın oğullarından başlayarak sarayda çocuklara Farsça adlar konulmasına neden olmuştu. Büyük Türkmen Oğuz kitleleri kentlerin dışında yaşıyor, dolayısıyla kent toplumunun ve kültürünün de dışında kalıyorlardı. Ancak gerek Selçukluların iskân siyasetinden gerekse Türkler olarak ikinci planda kalmaktan hiç hoşnut değillerdi ve sürekli isyan ediyorlardı. Zor kullanmak dahil her yola başvuran Selçuklular, gerektiğinde aşiret reislerine resmi unvanlar veriyor ya da onları saray hizmetlerine alıyorlardı. Ama başarılı olamadılar, üstelik devlet yönetimi giderek Fars etkisine girdi. Dolayısıyla Türkmen-Selçuklu gerilimi devamlılık kazandı. Tüm bunlar olurken uç bölgelerinde göçerlerle yerli halk arasında yepyeni bir ilişkiler ağı kuruluyor, bir “uç hayatı” hatta bir “uç dili” ortaya çıkıyordu” (3). Görüldüğü gibi, kara-budunun kapıldığı psikolojik atmosfer, “ikinci plana itilmek”.

Oysa devlete düşen, bu duyguya yol açıcı söylem ve eylemlerden kaçınmaktır. Selçuklular, bundan kaçınamadığı için, büyük isyandan birkaç yıl sonra yıkılarak, bir kent dili değil de uç dili konuşan uçlarda bir beylik, yıkılan devlet onurunu tekrar diriltmek için “dile gelmiştir”.

Osmanlı Beyliği’nde de başlangıçta çok canlı bir konar- göçer hayat hakimdi, kısacası göçebeydiler. Osmanlılar ancak Orhan Bey zamanında yerleşikliğe geçmeye başlasa da, Bursa’nın fethinden (1326) dört beş yıl sonrasında bile göçebelik sürüyordu. Oysa bir koca imparatorluk at sırtında fetholunabilir ama at sırtında yönetilemezdi. Yönetim için düzenli vergi gerekli idi, düzenli vergi de yerleşikliğe dayanıyordu. Böylece Osmanlılar da göçebelikle bağlarını kopardı ve göçerleri yerleşik düzene geçirip tebaa haline getirmek için ağır vergiler konuldu.

II. Mehmet (Fatih Sultan) devrinden itibaren Osmanlılar da, yerleşik hayattan yana tavır alarak, göçer Türkmenlerle aralarının açılmasını göze aldılar. Çandarlı Kara Halil Paşa yerine Rum Mehmet Paşalar, Zağanos Paşalar kaim oldu. Hocası Akşemseddin’in yazdığı bir mektupta, diyor Erol Göka, Fatih’i “…amma Türkman’dan gafil olmayasız. Anın da ipin salıvermeyisiz, bilmiş olasız” diye uyarması payitahtta Türklere karşı gelişmekte olan olumsuz tavrın tipik bir işaretiydi. II. Bayezid’in göçebe bağımsızlığını önlemek üzere yaptığı düzenlemeler, I. Selim (Yavuz) tarafından kararlılıkla uygulanacaktı. Ancak göçebeler, daha dün seçimle işbaşına getirdikleri beylerin payitahta yerleştikten sonra nasıl böyle birdenbire kendilerine yabancılaştığını anlayamadılar, bu düzenlemeleri benimseyemediler, giderek bir sorun kaynağı haline geldiler, ayaklandılar, Sultanlarını terk ederek kendilerine Şah aradılar. Türkmen boylarının bazıları geriye, doğuya doğru yeniden göçe koyuldular.

18. yüzyıldan itibaren Yörükler ve Türkmenler devlet katında tekrar itibar kazanmaya başlayacaklardı. Çünkü II. Viyana Kuşatması’nda, Avusturya ve müttefikleri ile yapılan mücadelelerde ağır kayıplara uğrayan devlet, kayıpları telafi etmek için Anadolu’daki aşiretlerden de istifadeye karar vermişti. Tıpkı Büyük Selçukluların çökmeye yüz tuttuklarında kendi akrabalarına ve atalarına dönme çabasıyla Sancar, Tuğrul gibi adlar alması gibi Osmanlı da Türk kökenlerini hatırlamıştı: Yörükler, yani savaş deposu!

Türkler, yönetim siyaseti kadar yönetim aygıtına sahip değildi. Bu eksikliğini gidermek için, doğal olarak çevre kültürlerden faydalanmaktan da hiç yüksünmüyordu. Hiçbir millette olmadığı kadar aşırı güvenleri vardı. Orhun Anıtları’nın yazıcıları bile Çinli idi.
Cumhuriyet’in ilk zamanları dahil kalem erbabı hiç Türklerden olmadı.


Yeni bir senteze doğru…


Fetihleri biz yaptık, ama onları yazacak birilerini bulduk, devşirdik. Karşılaştığımız büyük uygarlıkların kültür ve dillerine ve yönetici tabakanın onlara olan meyline rağmen kültürümüz ve dilimiz bugüne kadar yaşayabilmişse, göçebe Türk’ün sözlü kültürünün payı büyüktür, diyor yine Göka hoca. Hiçbir komplekse kapılmadan kendisinde olmayanı derhal alan ve yerine göre fazlalıklarını da fazla düşünmeden bırakarak yola devam ederek bugüne gelen varlığımız, bundan sonra da var kalmaya/olmaya/yaşamaya devam edecek mi sorusu, günümüzün en yakıcı sorusudur.

Cumhuriyet tecrübemiz, Türk tarihinin doğal olarak en olgun yanıdır. Ama “doğal olarak”, olmayabilirdi de. Olmayabilirdi, çünkü rüşdünü ispatlamamış daha bir sürü millet var çağımızda; olabilirdi, çünkü geçmişten ders çıkarmak, insan fıtratına daha uygundur. Artık hemen her alanda düşünen, yazan ve yapan insanlarımız var. Fakat bunu, yönetici kesimin (ak-budun) görmesi lazım. Görmesi lazım ki, kendine güveni gelsin. Görmesi lazım ki, güvenli birinde olması gereken iradeye sahip olsun. Yani idare ve irade tek elde bulunabilsin.

Yukarıda hem Selçuklu ve hem de Osmanlı tarihinin işlevsel kısa okumasını yapmamızın bir sebebi vardı. Kara-budunu savaş deposu olarak görenler, eninde sonunda sonlarını da görmüş oluyorlardı. Fakat denenmişi tekrar denemekten başka bir şey yapamadılar: İhtiyaç duydukları yönetim aygıtlarını (diğer milletlerden memur ve zihniyet devşirme) kara-buduna rağmen kullanmak. Onlarda eksik gördüğümüz tek şey, sentezleyememe olsa gerek.

Buradan bakınca, orada hata olarak gözüken şey; eksikliği giderici yönetim aygıtlarının kara-budunla sentezini yapamama olarak tarif edilebilir. Fakat şimdi kartopu gibi yeniden tanımlanmış da olsa Türkiye Devleti (ak-budunu), bugünkü dünyada yeni ve yine bir tarih yapmak -ve bu sefer yazmak da- istiyorsa -ki istiyor, istemesi lazım- devlet ve millet kaynaşmasını bir an önce başarmalıdır. Bu kaynaşmanın önündeki engelleri temizlemek için milletin (kara-budunun) zaman kaybına tahammülü yoktur. Kara-budunun bugüne kadar kendini seçimden seçime hatırlanan seçmen (=savaş deposu) olarak görülmeye isyanı fark edilmelidir. Bugüne kadar seçtiği yöneticilerin kendini unutuvermesini, diğer seçimlere kadar benzersiz sabrıyla ve oylarla göstermiştir. Seçtiği yöneticilerin devlet katında neden çark ettiklerini de, son on yılda çok iyi anlamıştır. Sanki verilmiş son kredidir bu. Hükümetin, kendisine karşı konuşlanmış cuntacı medya karşısında atacağı her geri adım, savaş deposunun isyanını, pardon seçmenin elindeki kâğıtların, belki de akıl dışı bir şekilde kullanımının da önü açılmış olacaktır.

Kim bilir, bekli de her şeyle beraber, en nihayetinde kimliğini yeniden hatırlamış ve yeniden kurgulamış Türk Milletinin dünyaya sesini duyuracak, onun “mutlak ötekisi” olan Batı’nın küresel zulmü karşısına dikilecek ve refahın dünya ölçeğinde yeniden adil olarak paylaşımını sağlayacak, İhsan Eliaçık’ın teorisini çattığı “Adalet Devleti”nin (4) masaya yatırılıp aydınların ve hala kaldıysa üniversitelerin tartıştığı bir Türkiye’ye doğru hızla evrileceğiz.


____________________
1) Prof. Dr. Ahmet Y. OCAK, Babaîler İsyanı, Dergâh Yay. 2. bas. İstanbul 1996, s.151. Prof. Dr. Osman Turan da (Selçuklular Zamanında Türkiye, İst. 1971) aynı görüştedir.
2) Doç. Dr. Erol GÖKA, Türklerin Psikolojisi, Timaş, İstanbul 2008, s. 81.
3) GÖKA, a.g.e. s. 83.
4) R. İhsan ELİAÇIK, Adalet Devleti, Bakış Yay. İstanbul 2003.

03 Mart 2008 Pazartesi

PRESTİJ PROJE


Aldığımız yeni duyumlar, doğuya büyük bir çıkarma olacağını müjdeliyor. Hükümet, şimdilik çok gizli olarak yürüttüğü bir projeyi, doğu kökenli bir bakan tarafından olgunlaştırılmasını istedi. Söz konusu bakan, bakanlar kurulu içinde çok etkin bir isim. Şu sıralar, yöreye uygulanacak projenin malî boyutunu hesaplamakla meşgul. Alt birimlerinde “Ortadoğu” ibaresi olan bir bakanlık içinde konuşlanmış, Maliye, Bayındırlık ve DPT kökenli uzmanlarca değerlendirmeleri sürdürülüyor. Fakat değerlemesi bitmiş çalışmalar, başka bir bakanlığın “Kozmik Odası”nda sıkı bir güvenlik altında sır gibi saklanıyor. Proje fikrinin, Başbakan’ın yeni bir bakanının danışmanı tarafından öne sürüldüğü tahmin ediliyor. Doğu’yu kazanmayı kafasına koymuş bir başbakanın, ilgili danışmanı ödüllendireceği, Ankara’nın en fazla konuşulan konuları arasında.

Projenin detaylarını tam olarak anlatmanın imkânı olmasa da, bazı başlıkları yüzeysel olarak geçmekte fayda var. Doğu’da yeri belirlenmiş olan ve bir ilin yakınlarına kurulması planlanan üniversite şehrinin, mali boyutları nerdeyse çıkmış durumda. Fakat maliyeti, bütçenin hali hazırdaki vergi gelirlerinden karşılanmayacak. Öyleyse nereden olacak bu değirmenin suyu denirse, onlara iki başlık vermek sanırım şimdilik yeterli olacak: Yakında uluslar arası ve ülke içine satışında büyük bir artış olacak olan bor ile Karadeniz’de yabancı ortaklı bir petrol şirketi ile TPAO tarafından çıkarılması planlanan ham petrolün satışından elde edilecek gelirin yüzdelik bir payı, karşılık olarak ayrılacak. Ayrılacak bu pay gelirinin oranı da, bu yılın ihracat hedefi olan 125 milyar doların gerçekleşen miktarının % 1’i olarak tespit edilmiş.

Biraz ayrıntıya girersek
Kurulacak bu yer, yukarda da kısmen belirtildiği gibi bir üniversite ve ticaret şehri olacak. İkisi nasıl olur demeyin. Eski vakıf sistemimizden esinlenen proje, şöyle bir amaç güdüyor: Bildiğiniz gibi eskiden, özellikle Osmanlı döneminden hatırladığımız ve bugünkü üniversitelerin önceli (=selef) olan medreseler, giderini, medresenin sahibi olan vakfa ait dükkân ve çarşı-pazarın kira gelirlerinden karşılıyordu. İşte, “üniversite ve ticaret şehri projesi”nin mantığı da bu.

On bin öğrenciyi aşmayacak bir sosyal bilimler üniversitesi olmasına kesin gözüyle bakılan bu şehrin ismi, sakinleri tarafından tespit edilecek. İnşaatı, rüştünü ispat etmiş TOKİ’nin yapmak istediği belirtiliyor. Başbakan ise temkinli. Eğer özel sektör, doğrudan yapmak durumunda kalırsa, Doğramacı ile Çalık Grubunun kapışmasının kapıda olduğu tahmin edildiğinden son aşamada Başbakan’ın tavrının TOKİ’den yana olacağını kestirmek güç olmayacak. Ama her halükarda, Türkiye’nin en prestijli projesi olacak. Üstelik en prestijli bu proje de, doğuda olacak! Bölge halkını kazanmayı kafasına koymuş bir iktidarın kısa zamanda bundan daha iyi ve elle tutulur bir başarı sağlaması da çok zor olurdu doğrusu.

Kurulacak şehir, tekrar hatırlatmak gerekirse, on bin öğrenci; iki bin hoca; yirmi bin konutluk sosyal donatı ve üç bin mağazalı üç büyük ticaret merkezi yer alacak yirmi bin nüfuslu bir kültür ve ticaret şehri.

Projenin bazı noktaları var ki, en ince ayrıntısına kadar hazırlanmış. Bu kadar ayrıntılı bir projeyi hayatımda ne duydum, ne okudum ve ne de gördü gözlerim. Bunu söylememin sebebi de şu: Son yıllarda (AK Parti dönemi) nerdeyse TOKİ’nin bütün konut yapımları ve belediyelerin desteklediği kooperatifler aracılığıyla yapılan konutların isimleri, “Kent” uzantılı isimler olmuştur. AK Partili belediyelerin semt, bölge ve kooperatif isimlendirmesinin gerektiği durumlarda kullanmaktan büyük keyif aldığı “kent” uzantılı isimler, dil konusunda hassas mahal sakinleri ve uzmanları şaşırtmakta. Şaşkınlığın sebebi ise aslında malum. Bugün “Büyükşehir” diye tabir edilen ve fakat özellikle sol iktidarlar zamanında “anakent” kullanımının zorla yaygınlaştırmaya çalışıldığı on beş – yirmi sene evvelini hatırladığımızda, taşlar yerine oturuyor.

AK Parti’nin sosyolog ve doğu kökenli bir vekili, “kurulacak şehrin adında kent uzantısı olmamasına büyük önem veriyoruz. Bildiğiniz gibi, çıkardığımız büyük şehirlerle ilgili kanunun adını bile “Büyükşehir Belediyesi Kanunu” koymuşken, kalkıp en prestijli şehrimize kent yakıştırmasını yaparsak, bize gülerler”, diyor. Prestij kültür-ticaret şehrinin adının da Kutlu Şehir, Şehr-i Yâr ve Yeni Pazar benzeri bir isim düşünüldüğünü eklemeden edemiyor. Fakat daha önce belirttiğim gibi, Türkiye tarihinde ilk defa bir şehir, kendi ismini seçecek. Açıklamasını kısaca; “şehir, bize, yani İslâm coğrafyasına ait ve merkezinde kutsalın yer aldığı bir yapılanma yer alırken kentin, bizi biz yapan verimlerden yola çıkmadığını ilh. diyerek bağlıyor cümlesini.

Üniversite ve konutlar için; yer üstü üç ve yeraltı (zemin) üç katlı toplam altı katlı bir yapılaşma düşünülüyor. Yeraltına daha fazla önem verilecek, çünkü yazın serinlik kışın da sıcaklık vermesinden azami derecede faydalanılması düşünülüyor. Böylece iklimin olumsuz etkilerinin asgariye düşürülmesi ve çevre (ekoloji) dengelerinin gözetilmesi de sağlanmış olacak. Mimarisi üzerinde de üç isim çalışıyor: Milliyetçi bir partinin geçmiş dönemlerde vekil adayı olan Ahmet V. Alp; İslâmcı camianın tanınmış mimarlarından Prof. Turgut Cansever ve İstanbul Mimarlar Odası başkanı Oktay Ekinci. Çıkacak mimarî yapının, şimdiden dünyanın göreceği en iyi, kapladığı alan açısından en büyük, en güzel ve en işlevsel sanat eseri olacağı da konuşulan haberler arasında. Fakat ticaret merkezleri çok katlı olacak. Ticaret merkezlerinin çok katlı olması, üniversite üzerinde bir hâkimiyet gösterisi olarak algılanacağı endişesiyle şehrin uzak çevresinde kurulmasına karar verildi.

Şehir, dört enerji kaynağı tarafından beslenecek. Bunlar güneş enerjisi, baraj elektriği, rüzgâr ve doğalgaz enerjileri. Bunlara yakın bir zamanda bor da eklenecek. Bütün binaların üstlerine ve yan cephelerine hem rüzgârgülü, hem de güneş enerjisini depolayacak cihazlar yerleştirilecek. Ama her halükarda, ülkenin her yanında kullanılan elektrik de hazır halde tutulacak. Şehir içi ulaşımının tamamına yakını, yeraltı treni tarafından sağlanacak. Yerüstünde ise ulaşım araçları çok sınırlı olması ile birlikte bunlar, saatte elli kilometreden fazla hızlı olmayan güneş, doğalgaz ve bordan türetilmiş enerji ile çalışan ve motor düzenini ve genel tasarımını, Ankara Sanayi Odası Başkanı Sinan Aygün ile yörenin sevilen dinamik işadamlarından Fadıl Akgündüz’ün gerçekleştirdiği ikinci ilk Türk otomobili olan Umut markalı bir aracın değişik türlerinden olacak.

Bu kadar anlattıklarımdan şu sonucu çıkartabiliriz. Kurulacak sıradan bir şehir olmayacak, aksine, her yönüyle dünyaya, yaşanabilir bir hayat ortalamasının bu olacağı, imajı verilecek. Kurulacak üniversite ile, dünyada eğer bir üniversite düşünülüyorsa bugünün şartlarında ancak bu şekilde olabilir, denilecek.

Gelelim sosyal bilimler üniversitesine
Bünyesinde İlahiyat, Hukuk, Fen, Edebiyat, Kültür Sanat, Diller, İktisat, İşletme, İdarî Bilimler, İletişim ve Mimarlık fakülteleri yer alacak. Fakültelerin isimleri bile yeni bir anlayış-dil ile yapılıyor. Buna göre Güzel Sanatlar, Kültür Sanat; Yabancı Diller, Diller vb. oluyor. Dünyada örnekleri olmasına rağmen yine de kendine özgü bir yönetim modeli olacak. Çift başlı bir yönetim olacak, Selçuklu Devletinin simgesi olan çift başlı kartala nazire olması ve başka göndermeler içermesi de hedefleniyor. Mesela yeni YÖK Başkanı, Sosyoloji kökenli olduğu için Edebiyat Fakültesi, bir sosyologa kurduruluyor.


Yönetim çift başlı olacak, dedik. Burada kurulacak model, başarılı olduğunda, Türkiye’nin bütün üniversitelerine uygulanacak. Bu yüzden iktidar, YÖK’te köklü değişiklere gitmekte acele etmeyecek. Çift başlılığın sebebi ise, yaşanan tecrübelerden derlenmiş. Üniversitelerde yönetimde olanların malumu olduğu üzere rektör, dekan ve yüksek okul müdürü olanların bir sürü angarya işlerle uğraşma mecburiyetleri bulunmakta. Okulun personeli, maaşları, mesaileri, mal-hizmet alımları, yapım iş ihaleleri derken, eğitime ve üniversitenin diğer hocalarına ve onların dertlerine ve dertlerin halline zaman ayrılamıyor/kalmıyor. Bu da, bilimsellikte ve/veya makale/değer/eser üretiminde neden geride kaldığımızı açıklıyor.

İşte bundan yola çıkarak; kurucu rektör atamasından sonra seçilecek rektör, sadece eğitimin kalitesiyle ilgilenecek. Kim, ne kadar, hangi dergide, kaç atıfla makale yazmış, eser vermiş, üretimde bulunmuş, öğrencinin hocaya notu vb. unsurlar, hocanın kalitesini belirleyecek. Rektör’ün şimdi olduğu gibi üç yardımcısı olacak.

Üniversitenin bir de yöneticisi olacak. Onun görevi de, idarî personelin seçimi, çalışması ve malî konular (mal alımları, maaşlar, ihaleler, okulun tamiratı vs.) olacak. Yönetici de Rektör de birbirinden bağımsız olacak. Buna çok dikkat ediliyor, yani bağımsız olmalarına. Yöneticinin iki yardımcısı olacak. Bunların biri idari personelden sorumlu ve şuan zaten İdari ve Mali İşler Dai. Başkanlığı (Destek Hizmetleri Dai. Bşk.) görevini yürüten kişi; biri de malî işlerden sorumlu ve şuan zaten Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı şeklinde kurulmuş dairelerin başkanları arasından olacak. Ama mali işlerden sorumlu Yönetici yardımcısının, Malî Hizmetler Uzmanı olmasına dikkat edilecek. Hem mali hem de idari işlerden sorumlu yardımcının, Stratejik Yönetim ve Planlama alanlarında mastır yapmış olması veya bu alanda bir yıl çalışmış olması tercih edilecek ve/veya teşvik edilecek.

Fakülteler/Bölümler nasıl kurulacak?
İlahiyat Fakültesini, İslâmiyât dergisi ekibi (Ankara Okulu/Ekolü); Edebiyat’ı, Selçuk Üniversitesinin tanınmış sosyologu Prof. Aktay, Mevlâna konusunda ilginç ve açımlayıcı görüşlere sahip olan tarihçi Prof. Bayram ve İstanbul Üniversitesi sosyologlarından Prof. İsmail Coşkun’un kurucu olduğu bir grup; Fen Fakültesini, Bilgi Üniversitesi’nden ve tanınmış edebiyatçı Aziz Nesin’in oğlu matematikçi Ali Nesin; İletişim’i, BSF’nin kurucularından Doç. Yusuf Kaplan; İşletme’yi, Bilim Sanat Vakfı’nın kurucularından Doç. Mustafa Özel; İktisat Fakültesini, Uludağ Üniversitesi’nin genç ve özgün ve yerli iktisatçısı Doç. Feridun Yılmaz’ın öncülüğünde uzayıp giden ustalar listesi tarafından kurulacak ve biçimlendirilecek.

Her fakültenin bölümlerinin de birer yorumcusu olacak. Mesela İlahiyat Fakültesinin hocası değil, yorumcusu, R. İhsan Eliaçık; İktisat Fakültesi Finans Bölümünün yorumcusu, Yiğit Bulut; İdarî Bilimler Fakültesinin Siyaset ve Siyaset Felsefesi Bölümünün yorumcusu İsmet Özel olacak. Sosyoloji bölümünün yorumcusu ise dönerli olacak ve bunlar: Abdurrahman Arslan, Ahmet Çiğdem ve Kadir Cangızbay olacaklar. Her bölümde de iki öğrenci rehberi bulunup, öğrencinin tüm sorunları ile ilgilenecekler.

Diller fakültesinde, Türkçe, Arapça, Farsça, Kürtçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, İbranice, Urduca, Peştuca, Ermenice, Çince, Rusça, İspanyolca, İtalyanca, Gürcüce, Yunanca, Bulgarca, Boşnakça, Macarca, Sırpça ve bir Afrika dili öğretilecek. Yani toplam yirmi iki bölüm olacak. İlk on yılda üniversitede, dört dilde eğitim verilecek: Türkçe, Arapça, Farsça, ve İngilizce. Bu sürede Kürtçenin alfabesi ve gramer yapısı oluşturulacak. Yirmi sene içinde de, İslâm âleminde ortak bir alfabe kullanılması çalışmaları tamamlanmış olacak.

Akademik yönetimin başı olan rektör, oybirliği ile seçilecek. Şaşırtıcı gelse de bu böyle olacak. Dokuz fakültenin dekanı tarafından seçilecek. Dekanlar da, bölümlerinin başkanları tarafından oybirliği ile seçilecek. Oybirliği, belirlenecek sürede tamamlanamazsa, disiplinler arası yaklaşımı teşvik etmesini sağlayacak şekilde, yan ve diğer bölümlerin/fakültelerin alanında en fazla makale/değer/eser üreten üye, seçilmiş sayılacak.

Üniversitenin dört tip resmi dergisi olacak
Birinci tip: Her bölümün üçer aylık kendi iki dergisi olacak; ulusal ve uluslar arası düzeyde,
İkinci tip: Her fakültenin üçer aylık kendi iki dergisi olacak; ulusal ve uluslar arası düzeyde,
Üçüncü tip: Üniversite dışından ürüne kapalı, ulusal ve uluslar arası düzeyde yayınlanacak ve üniversitenin bütün fakültelerinin katkısının olduğu üniversite dergisi olacak.
Dördüncü tip: Üniversite dışından ürüne açık, ulusal ve uluslar arası düzeyde yayınlanacak ve üniversitenin bütün fakültelerinin katkısının olduğu üniversite dergisi olacak.

Burada bütün dergiler, ilk on yılı için dört dilde yayınlanacak: Türkçe, Arapça, Farsça, ve İngilizce.

Üniversitede öğrenciler
Üniversitede on bin öğrenci eğitim alacak, bunların bini ülke dışından kabul edilecek. Ülkelerinde yapılan sınavda ilk beş yüze giren veya sınav yapılmamışsa üniversitenin açacağı bir sınavla kabul edilecek ülke dışı öğrencileri. Öğrenciler her sınıfta, diğer sekiz fakülteden alacakları bir dersle sınıflarını geçebilecekler. Böylece bir mimar, sosyoloji okumadan, Fuzûlî’yi şerh edemeden, İslâm, Sanat, Mezhepler Tarihini okumadan, Medeni Hukuk bilmeden mezun olmasını tarihler yazmayacak. Bununla, ülkemizde ve dünyada yaygın olan uzman körlüğünün önüne geçilerek, disiplinler arası yaklaşımın yagınlaştırılması hedefleniyor. Öğrenciler buradan üç dili bilmeden mezun olamayacak. Burada yetkiliye şunu sordum: “Ama dergileriniz dört dilde yayınlanacak, bir dil açıkta kalır bu durumda”, dedim. “Evet, dedi, dördüncü dile çeviri sorununu üniversitenin ilgili resmi çeviri merkezi yapacak”.


Ve Belediye Başkanlığı…
Şehrin bir de belediyesi olacak. Belediye başkanı adaylarının miting yapması yasak olacak Adaylar, birinci turda projelerini, internet siteleri ve televizyonlardan duyuracaklar. Her seçmen, evinden adayların projelerini puanlayacak Maliyeti hesaplanmamış projeler, zaten geçerli proje olarak kabul edilmeyecek. En fazla puanı toplayan dört aday, ikinci tura kalacak. İkinci turda adaylardan, diğer adayların projelerinin iyi ve kötü yanlarını, gerekçeleri ile birlikte anlatmaları istenecek. Bu aşamada da seçmenlerce oylanan adaylardan en fazla oyu alan iki aday finale kalacak. Finale kalacak adayları bekleyen en zor kısma da geçilmiş olacak. Adayların önüne bir yazarlar listesi konacak. Ama bu yazarlar listesinin yarısı, mesela yirmi sene öncesinden biliniyor olacak. Kalan diğer yarısı da seçim yılından iki yıl önce belirlenecek. Yazarlardan yüzde beşinin eserlerini yorumladığı bir konuşma yapacak. Bu yüzde beşi belirleme işini de, bölümlerin yorumcularından oluşan özel jüri yapacak. Seçmenin duyduğu son TV konuşması, bu yorumlar olacak.

Ticaret veya üniversiteden biri ise (başka bir ihtimal var mı?), vergi borcu olup olmadığı, örnek aile hayatı olup olmadığı, dünyada süre giden ilişkilerden hangisini benimseyip hangisine karşı olduğu ve komşuları tarafından sevilip sevilmediği sorularını cevaplandıracak. Cevabın verildiği tarihten bir hafta sonra iki aday bütün seçmenlerce oylanacak. Bir haftanın sebebi hikmetini sorduğum bir yetkili, çok ilginç bulacağınız bir cevap verdi: “Türk toplumu, çabuk unutan bir millet. En kötü bir olayı dahi, on üç günde unuttuğu yapılan araştırmalarca sabitlenmiş. Bu yüzden biz, on günü geçmeden bir seçimin yapılması prensibini benimsedik.”

Bakanlar Kurulu burada toplanacak
Başbakanın başkanlığında toplanacak Bakanlar Kurulu, iki ayda bir ve iki tam gün sürecek toplantısını, üniversite içinde kendileri için ayrılmış bakanlar kurulu binasında yapacak. Bölgeye, ülkeye ve dünyaya her yönüyle örnek olacak söz konusu prestij şehrin, hakim mimarinin ve psikolojik atmosferin insan üzerinde bıraktığı pozitif etkisinden azami düzeyde faydalanılması hedefleniyor.

Ordu’nun bilgisayar projesi kullanılacak
Ayrıca şehirde kullanılacak bilgisayar donanımı, son yıllarda arkası arkasına kaybedilen genç mühendislerin bir aşamaya getirdiği yerli bilgisayar programı da, burada kullanılacak. Bu programın her yönüyle bu şehirde kullanılmasını, başbakandan bizzat ordu başkanının istediği, gelen haberler arasında. Burada Ordu da, üzerinde tüm engellemelere rağmen üç yıldır çalıştığı projesini bitirmenin hem gururunu yaşayacak, hem de test edilmesini sağlamış olacak. Hem Microsoft’a alternatif, hem de güvenlik gerekçesi ile tasarımı yapılmış olan yerli bilgisayar programımızın başarılı olması halinde, Türkiye’de bütün resmi ve özel kurumların kullanmasına açık hale getirilecek.

Hikmet adında bir TV ve Hikmet’in Günlüğü adında bir gazete
Kurulduğunda beş dilde yayın yapacak gazete ve TV faaliyete hemen geçirilecek. Diller şimdiden belirlendi: Üniversitenin dört dilde eğitim veren dillerine ilave olarak beşincisi, Kürtçe olacak. Kürtçe’nin on yıl sonra üniversitenin eğitim diline beşinci olarak katılması hatırlanırsa, gazete ve TV’den bu süre içinde elde edilecek tecrübe, eğitim dili için kullanılacak. Çıkarılacak gazete ve kurulacak TV’nin Genel Yayın Yönetmenlerinin kim olacağı noktasında belirsizlik giderilmiş değil. Ama hem gazete, hem de TV’nin Kürtçe Servislerinin başına, sivil radyoculuk konusunda deneyimi olan ve Kürtçe’ye hakimiyeti açısından Abdurrahim Ayar’ın getirileceğine dair kesin inanç, dikkat çekici bulunuyor.

Bir rüya böyle başlar…